Translate

Sayfalar

İzleyiciler

20 Haziran 2011 Pazartesi

Bireyin Düşünce Gelişiminde Aile Kavramı

Bireyin Düşünce Gelişiminde Aile Kavramı

AİLE VE AİLE YAPILARI
A)Ailenin Tanımı, Evrimi ve İşlevleri
Ailenin bütün insan toplulukları için geçerli bir tanımını
ortaya koymak oldukça güçtür. Toplumlar kendi yapılarına bağlı
olarak “Aile” kavramına farklı anlamlar yüklemektedir. Ailenin sosyal
örgütlenmenin temel birimlerinden biri hatta “toplumun temel yapısı”
olduğu gerçektir. Aile anne, baba ve bağımlı çocuklardan oluşan bir
kurumdur. Toplumsal bir kurum olan ailenin yüzyıllar süren evrimi
boyunca birçok değişim geçirdiğini aile yapısıyla birlikte akraba
ilişkilerinin, evlilik anlayışını ve genel olarak davranış
kalıplarının da değiştiği görülmektedir. İlkel toplumlardan günümüze
kadar olan evriminde “kabile, sop ya da klan” gibi iç içe
girmiş “büyük aile” den, büyükanne, büyükbaba, teyze, amca, hala gibi
akrabaları içine alan “geniş aile” ye ve geniş aileden de sadece anne
baba ve çocuklardan oluşan günümüzün “çekirdek ailesi” ne giden bir
çizgi izlemektedir.
Toplumsal değişme sonucu kölelik ve feodallik ortadan
kalkarken ailenin birimi de değişmiştir. Özgürlük ve demokrasi
bilincinin gelişip yaygınlaşması ve kadınların ekonomik açıdan
gittikçe etkin rol oynamaya başlamaları aile ilişkilerinin
değişmesinde etkili olmuştur. 20.yy.ın ilk yarısından itibaren kadın-
erkek eşitliliğinin dengeli hale gelmesiyle günümüz modern aile
biçimi ortaya çıkmıştır.

Ailenin tanımı ve işlevi ile ilgili araştırmalara bakılırsa :

1940 lı yıllarda Amerikalı sosyolog “Kingsley Davis” aileyi
aralarındaki kan bağı sebebiyle birbirine akraba olan bir grup insan
olarak tanımlar. Diğer bir sosyolog “Molinowski” aileyi; evlilik, kan
bağı ve evlat edinme yoluyla birbirine bağlanmış ve birbirileriyle
ailevi rollerine göre ilişki kurmuş olan grup olarak tanımlar. Bir de
ailenin özüne ilişkin çalışmalarında “Fitzpartrick ve Badzinski”
(1985) evrensel aile tipini; kan bağı ile yapılanmış ve temel işlevi
yeni doğan çocuklarını beslemek ve toplumsallaştırmak olan sosyal
grup olarak tanımlamaktadır.

Ailenin anlamı ve işlevi ile ilgili ülkemizde yapılan
araştırmalar sonucunda elde edilen bulgular şunlardır:
Tezcan (1990) yaptığı araştırmada ailenin işlevlerini şöyle
sıralamıştır:
a) Biyolojik: Sosyal ve yasalara uygun olarak uygun yolarla cinsel
gereksinimleri karşılama ve üreme.
b) Ekonomik: Üyelerin gereksinimini giderebilecek kadar üretme.
c) Duygusal: Özellikle küçük çocuklara bakım ve sevgi
d) Koruma: Güvenlik, sağlık
e) Toplumsallaşma: Kültürel değerleri ve sosyal kodları çocuklara
aktarma
f) Eğitim: Yeni kuşakları eğitme işlevleri.
Tezcan, sosyal değişim doğrultusunda bu işlevlerin
bazılarında değişiklikler olmasını bekler ve örneğin ailenin artık
üretimden çok tüketim birimi olduğunu söyler.
Özbay’a (1984)göre ise modernleşme ile ailenin üretim işlevi
yok olmamış, sadece başka kurumlarla birlikte yürütülür olmuştur. Öte
yandan eğitim ve koruma işlevlerinin büyük çapta devlet ve özel
kurumlarca üstlenildiği tartışmasızdır. Ailede iş gücünün gerekliliği
ile birlikte üreme işlevi önem kazanır. Okulun kısmen toplumsallaşma
işlevini üstlendiği düşünülse de aile hem bu, hem de duygusal
işlevleri ile birincil önemini korumaktadır. Dolayısıyla her türlü
sosyal değişmeye rağmen ve isterse yerini tutacak daha uygun bir
kurum bulunamayışından olsun, aileye yine de çok önemli işlev ve
sorumluluklar düştüğü ortadadır.
Türk Aile Yapısı İhtisas Komisyonu Raporu (1989) aileyi
bireylerin cinsel, psikolojik, kültürel ve ekonomik gereksinimlerini
karşılama, topluma uyum ve katılımlarını sağlama işlevleri ile
tanımlar ve sorumlu görür.

Topaç (1994) yaptığı araştırmada ailenin işlevlerini şöyle
sıralar:
a) Neslin devamını sağlamak,
b) Bireylerin sevgi ve şefkat gereksinimlerini giderebilecekleri bir
ortam sağlamak,
c) Bireylere düzenli bir yaşam sağlamak,
d) Bireylerin toplumla sağlıklı ilişkiler kurmasında köprü olmak.


B) Ailenin Sınıflama Ölçütleri
Etnografı ve etnolojinin getirdiği sayısız ve çeşitli
örnekler tek bir aile tipolojisi kurulmasına olanak vermemekte,
ayrıca çeşitli ölçütlerin kullanılmasını gerektirmektedir. Şimdi bu
ölçütleri inceleyelim:

1) Aile içi egemenliğin ana ya da babada olma ölçütü: Bu sınıflama
ölçütünde toplumun yapısına bağlı olarak ortaya çıkan anne ya da
babanın veya her ikisinin de egemenliğine bağlı olan aile tipleri
vardır:
a) Babaerkil Aile (Patriyarkol) : Babanın egemenliğine
dayanan aile tipidir.
b) Anaerkil Aile (Matriyalkol) : Annenin egemenliğine dayanan
aile tipidir.
c) Eşitlikçi Aile (Egaliter) :Hem annenin hem de banın eşit
egemenliğine dayalı aile tipidir.

2) Evlenme biçimlerine bağlı sınıflama ölçütü: Bu ölçüt iki cins
arasında oluşan evliliğe bağlı olarak ortaya çılan bir ölçüttür.
Kendi içinde farklılaşmaktadır:
a) Evlenecek kişilerin sayısına bağlı olan sınıflama:
1) Monogami aile: Bir erkek ve bir kadının evliliği
ya da tek eşlilik olarak ifade edilen aile çeşidine denilir.
2) Poligami Aile (Polygamous Family): Çok eşlilik
anlamına gelen aile tipidir. Kendi içinde ikiye ayrılır:
—Polijini Ailesi (Polygynaus Family): Bir erkeğin birden çok
kadınla evliliği, çok karılılık.
—Poliandri Aile (Polyandrous Family): Bir kadının birden çok
erkekle evliliği, çok kocalılık.

b) Akrabalık ilişkisine bağlı sınıflama: Bu sınıflamada
akrabalık ilişkisine ve soyun izlenmesine bağlı aile sınıflamasıdır.
Bu sınıflama üç kategoriye ayrılır:
1) Babasoylu aile (Patrilineor Descent):Burada yeni
doğan bireyin sadece baba tarafından akrabalarıyla ilişkide bulunması
ve baba soyunu izlemesi sonucu ortaya çıkan ailedir.
2) Ana soylu aile (Matriliear Descent): Burada yeni
doğan bireyin sadece anne tarafından akrabalarıyla ilişkide bulunması
ve anne soyunu izlemesi ile ortaya çıkan ailedir.
3) Hem anne hamda baba soylulu (Bilineler, Duble
Descent): Yeni doğan bireyin hem anne hem de baba soyunu birlikte
izlediği ve her iki taraf akrabalarıyla ilişkide bulunduğu ailedir.

c) Evli çiftin ikamet biçimine bağlı sınıflama: Bu
sınıflamada yeni evli çiftlerin evlilik sonrası kadının ve erkeğin
ailesine yakın veya birlikte olmasına dayalı ailedir. Bu durumda
ikamet yerine bakılarak iki şekilde incelemek mümkündür:
1) Patrilokal Aile: Evlilik sonrası kadının baba
evini bırakıp eşinin yani erkeğin anne-babası’nın evinde onlarla
birlikte oturduğu aile tipidir.
2) Matrilokal aile: Patrilokal’in tam tersine erkeğin
eşinin ailesinin evinde, onlarla birlikte oturması sonucu ortaya
çıkan ailedir. Ülkemizde “iç güvey” olarak adlandırılır.

Buraya kadar ki bölümde toplumların yapısına bağlı olarak
ortaya çıkan aile çeşitlerini gördük. Bu tip aileler her toplumda
görülmemektedir. Toplumdan topluma göre değişmektedir. Şimdi genel
olarak çoğu toplumda bulunan “aile yapılarını” inceleyelim.

C) Aile Yapıları
Sosyologların ve araştırmacıların yapmış olduğu araştırmalar
sonucunda çoğu toplumda var olan önceki bölümde yer alan aile
yapılarına nazaran daha evrensel olan aile yapıları vardır. Bunlar:

1) Çekirdek Aile: Biri anne-baba diğeri de çocuklar olmak üzere iki
kuşağı içine alan en küçük aile birimidir. Geniş ailenin temelini
oluşturduğu için çekirdek aile adı verilir. G.P. Murdack 250 toplum
üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu, çekirdek ailenin ya tek başına,
ya da ailenin bileşik tiplerinden birini oluşturan temel birim olarak
bütün toplumlarda görüldüğünü ortaya koymuştur. Murdack çekirdek
ailenin her zaman ve her yerde, herhangi bir insan topluluğunun
varlığını sürdürebilmesini sağlayan dört temel görevi olduğunu
belirtmiştir:

1-Cinsel ihtiyaçların karşılanması,
2-Ekonomik işbirliği,
3-Üreme ve çoğalma ortamının sağlanması,
4-Çocuk bakımı-eğitimi (sosyalleşme).

2) Ailenin Bileşik Tipleri (Compusite Types Of The Family) : Çekirdek
aile birimleri, insan topluluklarının büyük çoğunluğunda, kendi
başlarına ya da bağımsız ve soyutlanmış bir halde bulunmazlar. Bunlar
çoğu zaman daha geniş aile örgütlenmelerinin alt birimlerini
oluştururlar. Bu bileşik tipler “evlilik bağına” ya da “kan bağına”
bağlı olarak “poligam aile” ve “geniş aile” olarak ikiye ayrılır.
Ailenin bileşik tipleri çoğunlukla büyük bir hane oluştururlar.

a ) Poligam Aile: Bu tip aile sadece “poligami” ye (çok
eşlilik) izin veren toplumlarda görülen bir aile tipidir. Birden çok
eşin bulunduğu bu ailede “eş”in cinsiyetine bağlı olarak iki şekilde
ortaya çıkmaktadır. Poligami cinsler arası doğal bir dengenin
bulunduğu toplumlarda görülmemesi düşüncesi vardır. Şöyle ki
cinslerine sayıca eşit olduğu toplumlarda teke tek evlilik yani
monogami yapılma şansı vardır. Eğer dengeli bir toplumda cinsler
karşı cinsten birden fazla kişiyle evlenirse cinslerden birinde
evlenemeyenler olabilir. Poligaminin ortaya çıkış nedenlerine
değinelim.
__Toplumun geleneklerine bağlı olarak cinslerden birinin doğar doğmaz
ya da kısa bir süre sonra öldürülmesi,
__Topluma özgü özel şartların etkisiyle cinslerden birinin yaşama
süresinin kısa olması,
__Toplumun tabakalaşma sistemine bağlı olarak belirli bir zümreye
mensup erkeklere ayrıcalık tanınması.
Yukarıdaki bu maddeler toplumun dengesini bozacağından
poligami ortaya çıkabilir. Poligami ikiye ayrılır:

1) Polijini ailesi: Erkeğin birden fazla kadınla
evlenmesi sonucunda ortaya çıkan bu ailede erkek, evli olduğu her
kadın ve ondan olan çocuklarıyla ayrı birer çekirdek aile
sayılabilir. Erkek hem koca hem de baba rollerini üstlenmektedir.
Erkek ayrı kadınların ortak kocası ve çocukların ortak babası olması
sebebiyle üyesi olduğu çekirdek aileleri birleştirerek polijini
aileyi oluşturan ana unsur olmaktadır.
2) Poliandri Ailesi: Kadının birden fazla erkekle
evlenmesi sonucunda ortaya çıkan ailedir. Bu aile tipi belli
toplumlarda ortaya çıkmıştır (Markiz Adaları Yerlileri, Tibetliler,
Kandyon Sinhalliler, Hindistan’daki Noyalar, Tiyyarlılar, Konmolonlar
ve Todalar vs.). Bu nedenle evrensel olduğu söylenemez.

Her iki tip aile de ortaya çıktığı toplumların koyduğu
kurallara bağlı olarak yapılanmaktadır.

b) Geniş Aile (Extended Family): Anne-baba-çocuk ilişkisinin
çeşitli görüşleri şeklinde ortaya çıkan “kan bağına” bağlı aile
tipine denir. Geniş aile, “anne- baba” ailesiyle “evlilikte kurulan”
aileler birleştirilerek bu çekirdek ailelerin kaynaştırılması
sonucunda ortaya çıkmıştır. Büyük aile de denilen bu ailede evlenen
çocuklar anne babasından ayrı bir ev kurar, ama aile ile bağlar
korunur. Akrabalık şebekesi içerisinde karşılıklı yardımlaşma ve
ilişki sürdürülür. Anne ve baba yeni evli çiftlere yardım eder, daha
sonra yeni çiftler de emeklilik ve hastalıkta anne ve babaya yardım
ederler. Üç kuşak üzerinde yapılan araştırmada en genç kuşağın ana
babalarla, çocukları kendi yollarına gitmeleri gerektiğini “en az”
söylenen ve ana babalarla ilişki kurma sorumluluğu “en fazla” ihtiyaç
duyan kuşak olduğu ortaya çıkmıştır.

D) Günümüzde Aile Yapısı
Günümüzde en yaygın aile biçimi bağımsız çekirdek aile ve
genişlemiş çekirdek ailedir. Sanayileşme, kentleşme ve modernleşme
aile içi ilişkileri etkilediği kadar aile biçiminin de değişmesine yo
açmıştır. Aile içi ilişkiler değişirken bir hane içinde yaşayan
ailelerin de tanımı değişmiştir. Postmodern anlayışa göre aile
ortak bir geçmişi, şimdiki zamanı ve gelecekten beklentileri paylaşan
bir grup insanın karşılıklı ilişkilerinin oluşturduğu bir sistemdir.
Yani postmodern anlayışa göre aile kan bağı, hane paylaşımı ya da
yasal sözleşmeler yerine aileyi oluşturan bireyler arasındaki kişisel
ve psikolojik bağları vurgular. Bağımsız çekirdek aile yeni bir
kurumdur. Modern sanayi toplumlarının ortaya çıkardığı bir
özelliktir. Genişlemiş çekirdek aile ise çeşitli seçeneklere olanak
verdiği, değer ve tutumları gelecek kuşaklara aktarmada aracı olduğu,
hızlı toplumsal değişimlerin yol açtığı gerilimlere karşı bireylere
duygusal destek sağladığı için yaygın bir aile yapısıdır.

AİLE DÖNGÜSÜ VE EVRELERİ

Genç yetişkinlikte bütün toplumsal çevreler içinde yine aile
çevresi ağırlığını korur. Gelişimsel açıdan bakılacak olursa,
ergenlikten yetişkinliğe geçişte önemli dönüm noktaları aile ile
ilgilidir.
Aile yaşam döngüsü yetişkin rollerinde bir takım geçişler ve
evrelerle belirlenir. Aile döngüsü içinde en önemli dönüm noktaları;
evlenme, ilk çocuğun doğumu, son çocuğun doğumu, son çocuğun evden
ayrılması ve dulluktur.

Sosyolog Reuben Hill dokuz dönüm noktası saptamıştır:
1. Kuruluş = Yeni evlenmiş, çocuksuz.
2. Yeni anne babalar = İlk çocuk 3 yaşına gelinceye kadar.
3. Okul öncesi = İlk çocuk 3–6 yaşlarında.
4. Okul çağı ailesi = İlk çocuk 6- 12 yaşlarında.
5. Ergen çocuklu aile = İlk çocuk 13- 19 yaşlarında.
6. Genç yetişkinli aile = İlk çocuk 22 yaşında ya da daha büyüktür.
7. Yerleştirme yeri olarak aile = İlk çocuğun ayrılmasından son
çocuğun ayrılmasına kadar.
8. Ana-babalık sonrası aile = Çocuklar evden ayrıldıktan sonra, baba
emekliye ayrılıncaya kadar.
9. Yaşlılık ailesi = Babanın emekliye ayrılmasından sonrası.

Hill’in bu evre görüşü sınırlıdır; çünkü evlenmeden birlikte
yaşayan ya da boşanmış, yeniden evlenmiş çiftlere uygulanamaz.
Çalışan kadını dikkate almayışı açısından eksiktir.
Aile döngüsü oluşturan olaylar toplumsal ve kültürel
değişimlerin etkisi altındadır. Örneğin, evlilikten son çocuğun
yetiştirilmesine kadar geçen süre son yüzyıl içerisinde gitgide
kısalmıştır. Aile döngüsündeki bu tarihsel değişimler aile döngüsünün
de değişmesine neden olmuştur. Orta yaşlı büyük ana babalar, dört
kuşaklı aileleri ortaya çıkarmış; çiftlerin ana babalık sonrası
dönemi uzamıştır. Aile döngüsündeki bu tür olaylar, bunların
birey üzerindeki toplumsal ve psikolojik etkilerine de dikkati
çekmiştir. Örneğin ilk çocuğun doğuşu yalnızca ‘eş oluşturan ana
baba’ oluşa doğru bir rol değişikliği getirmez, aynı zamanda benlik
kavramı ve güdülenmeyle ana babalarda çözülmemiş çocukluk
çatışmalarını da uyandırır.

E.G Duvall, ailede yaşam döngüsünü 8 evrede ele almıştır:
1. Evli çift (çocuksuz)
2. Çocuklu aile (ilk çocuk, doğum 30 ay)
3. Okul çağı öncesi aile (ilk çocuk, 30 ay – 6 yaş)
4. Okul çağı ailesi (ilk çocuk, 6 – 13 yaş)
5. Ergen çocuklu aile (ilk çocuk, 13 – 20 yaş)
6. Yerleştirme yeri olarak aile (ilk çocuğun ayrılmasından son
çocuğun ayrılmasına kadar)
7. Orta yaşlı ana babalar (boş yuvadan emekliliğe kadar)
8. Aile üyelerinin yaşlanması (emeklilikten eşlerin ölümüne kadar)

Yaşam döngüsünü, Kimmill, Hill ve Duvall’ a dayanarak şöyle
açıklayabiliriz:

(0) Evlilik öncesi: Bu dönemde iki sorun izlenir: “eş seçimi“
ve “sevgi ilişkisi”.
Eş seçiminde iki ilke vardır:
- Benzerlik ilkesi: Sınırlı bir bireyler gurubu içinde, yaş,
ırk, din, etnik köken, sınıf, eğitim ve kişilik benzerliğine
dayanılarak seçim yapılır. Bu ilke benzerlerin birbirini çektiği
gerçeği üzerine kuruludur.
- Bütünlük ilkesi: Eşlerin özellikle kişilik açısından farklı
ve tamamlayıcı özellikleri nedeniyle seçildiğini savunur. Bu ilke
karşıtların birbirini çektiği gerçeğine dayanır.
Araştırmalar hangi ilkenin daha çok uygulandığını ortaya
koyamamıştır. Fakat toplumsallaşma sürecindeki daha az çatışmanın
yaşanması ve anne – baba isteği gibi nedenlerden dolayı benzerlik
ilkesi daha çok uygulanabilir niteliğindedir.
Eş seçimi konusunda başka bir sorun da kişinin neden
evlendiği sorunudur. Bireyin ne zaman evlendiği doğrultusunda
toplumun belirlediği bir zaman bile vardır. Psikolojik gelişim,
cinsel çekim ve aşk gibi etkenler evliliği çağrıştırır.
Sevgi, psikologların sistematik araştırmalara yeni
giriştikleri bir konudur. Zimborday’ a göre bunun nedeni konunun
tartışılamayacağına ilişkin tabular ve sevginin akılcı açıklamalara
konu olmayacağıdır.
Adler sevginin dostça işbirliği olduğunu söyler. Adler
karşılaşılan sorunlarla başa çıkmak, her iki tarafında birbirlerinin
çıkarlarını düşünmek ve toplumla birlikte uyum içerisinde hareket
etmenin gerekliliğini belirtir.


1-) Kuruluş: Bu dönem evlilikle başlar ve ilk çocuğun doğumuna kadar
devam eder. Evlilikle beraber bekârlık rollerinden evli çift rolüne
geçilir. Bu yeni rolde, çiftin birbirleriyle, ana babalarıyla ve bir
bütün olarak toplumla olan ilişkileri görülür.
Bu dönemde eşlerin birbirini mutlu edecek yaşam biçimini
bulmaları cinsel etkileşim örüntülerini keşfetmeleri en önemli
görevleri arasındadır. Ayrıca eşlerin ortak kararlar almaları,
ailedeki sorumlulukları paylaşmaları ve problemleri çözme yolları da
oldukça önemlidir.
Evliliğin ilk yılları oldukça zorlu yıllardır ve bu konularda
başarısızlıklar olduğu takdirde boşanmalar olmaya başlar. Özellikle
boşanmalar evliliğin ikinci ve dördüncü yılları dolaylarında
fazladır. Yaşam koşulları, maddi durumlar, genel uyumsuzluk, anne ve
babanın müdahalesi gibi durumlar evliliğin yine ilk yıllarında
karşılaşılan sorunlardır.
Koller ilk yıllarındaki boşanmanın büyük ölçüde, eşlerin
evlilikten gerçek olmayan beklentileri sonucu ortaya çıktığını
belirtir.
Birdwilsell ise sorunun, çiftlerden çok toplumdan
kaynaklandığını söyler.
Ayrıca ilk yıllarda cinsel ilişki sıklığı yüksektir. Kinsey
verilerine göre cinsel ilişki sıklığının yaşla beraber düştüğünü
gösterir. Yaşa bağlı bu düşüş daha çok erkek örüntüsünü yansıtır.
Kadınlarda ise yaşla beraber olan bu düşüş oldukça azdır. Kadınlarda
31–35, erkeklerde ise 21–30 yaşlarında cinsel ilişkinin en sık olduğu
zamanlardır.

2-) Yeni ana babalar: Bu dönem gebelik ve ilk çocuğun doğumuyla
başlar ve eşlerin anne ve babalığa doğru rol geçişi söz konusudur.
Buraya kadar eşler ilişkilerini oluşturmuştur. Fakat aileye üçüncü
bir kişi olan bebeğin katılması eski dengeyi bozabilir. Bu da
kızgınlık ve kıskançlığa neden olabilir.
Le Mosters evliliğin bu dönemini incelemiş ailenin %83 ünde
ilk çocuğun doğumu ile beraber bunalım yaşadıklarını belirtmiştir.
Fakat bunun nedenini kişilik uyumsuzluğu, kötü evlilik gibi nedenler
değil de henüz anne-baba olma yolunda eşlerin yeterli bir hazırlığa
sahip olmamalarıdır.
Anne- babaların bu uyumsuzluklarının nedenleri Knox ‘ a göre;
gebeliğe karşı olumsuz tutumları, rol değişimlerini kabul edememek,
anne- babalığa ilişkin yetersiz duygular ve bebek ile ilgili deneyim
eksikliğidir.

3-) Okul öncesi aile: Ailedeki çocuk 3 ile 6 yaşları arasındadır.
Anne-baba birbiriyle olan ilişkilerini sürdürürken, aile için bir yer
bulmak, maddi olanak sağlamak ve çocuklarını yetiştirmek konusunda
arayış içerisine girerler. Toplumsallaşma süreci içerisinde anne-
babalar çocuklarına toplumun kurallarını ve değerlerini öğretirken
aynı zamanda çocukları tarafından da toplumsallaştırılırlar.
Çocukların yetişmesi konusunda anne-babalar çocukla etkileşim
içerisinde büyürler.

4-) Okul çağı ailesi: Bu dönem, ailenin en büyük çocuğunun okula
gitmesi ile başlar. Bu dönemde çalışan anne tekrar işe döner.
Hofmann, annenin çalışmasının anne-çocuk ilişkisinde ne gibi
etkilerinin olacağını araştırmıştır. Çalışan, işlerini seven anneler
çocuklarına daha iyi davranmalarına karşın; işlerini sevmeyen anneler
ise çocuklarıyla daha az ilgilenmektedirler. Böylece çocuklar
annelerine karşı düşman olabilmektedirler. Bu, çalışmadıkları için
kendilerini iyi hissetmeyen anneler içinde geçerlidir.

5-) Ergen çocuklu aile: En büyük çocuğun ergenliğe ulaşmasıyla
başlar. Ergen ve aile için oldukça zor bir dönemdir. Ergen ailelerin
kurallarını sınamaya başlar. Aile ise ekonomik yönden kendini
hazırlamıştır. Bu dönemdeki konular çocuklar için okul, meslek
seçimleri ve eş seçimleridir. Ayrıca çocuklardaki bağımsızlık artar;
bununla beraber sigara, alkol ve uyuşturucu kullanmaları kaygısı
ortaya çıkar. Bu sorunlar aile ve çocukta bunalımlara yol açabilir.

6-) Yerleştirme yeri olarak aile: Çocuklar bu dönemde evlenirler ve
evden ayrı yaşamaya başlarlar. Eğer anne-babalar ilgilerini ailesi
üzerisinde yoğunlaştırmışsa bu dönem onlar için zor ve sıkıntılı bir
dönem olacaktır.
Bu zaman annenin menopoz sıkıntılarına rastlar. Bu biyolojik
değişim “ boş yuva “ olgusu ile de birleşince anneler için bunalım
başlar. Ayrıca baba mesleğinin doruğuna çıkmak için çalışır ve
eşinden uzaklaşır. Evliliğin ilk yılları gibi 40–45 yaşları arasıda
boşanmaların en çok olduğu dönemdir.

7-) Ana-babalık sonrası aile: Son çocuğun aileden ayrılması ile
ortaya çıkan dönemdir. Bu dönemde karşılaşılan sorunların başında
çiftlerin yaşlanan anne ve babalarına bakmaları, anne babalarının
ölümün beraberinde getirdiği duygularla başa çıkma sorunları gelir.
Bir başka sorunda anne-babaların, büyükanne ve büyükbaba olmaları
konusundaki rol değişimleridir.


Neugarten ve Weinstein beş tür büyükanne-babalık biçimi
saptamıştır. Bunlar;
- Keyif arama ilişkisi: Büyük ana, babalar torunlarıyla sadece sevmek
için ilgilenirler, onların bakımıyla ilgilenmezler.
- Resmi ilişki: İlişki çok azdır, sadece belli günlerde buluşmayla
sınırlı kalır.
- Vekil ana baba ilişkisi: Ölüm, boşanma gibi nedenlerden torunlara
bakmayı üstlenmek söz konusudur.
- Ailenin sağduyusu olma ilişkisi: Büyükanne ve büyükbabanın
deneyimlerinden yaralanma, akıl isteme ilişkisidir.
- Uzak ilişkiler: Toplumsal ya da coğrafi açıdan aralarında uzun
mesafe olanların ilişkisidir.

8-) Yaşlılık ailesi: Bu son dönem eşlerin emekli olması ile başlar.
Bununla birlikte ortaya çıkan boş zamanın değerlendirilmesi bu
zamanlardaki sorunlardandır. Gelir düşüşü ile beraber yaşam
standardında da düşüş görülür. Sağlık sorunları ortaya çıkar.
Genç yetişkinler orta yaşlı olduklarında da yaşlı ana-
babalarıyla ilişkileri sürer.


AİLE KURAMLARI

Son yıllarda yapılan çalışmalarda üç aile kuramı, Sosyal Alış-
Veriş Kuramı, Sembolik Etkileşim Kuramı ve Aile Sistemleri Kuramı öne
çıkmıştır.

1. SOSYAL ALIŞ-VERİŞ KURAMI
İlişkilerle ilgili kuramsal modellerden birisidir. Thibaut ve
Kelley’in geliştirmiş olduğu etkileşimlerin sonuçları ile oluşmuş bir
kuramdır.
Sosyal alış-veriş kuramı, “ceza getiren davranış ve
durumlardan kaçındığımız ve ödül getiren ilişkiler, etkileşimler,
duygular ve statüler aradığımız” genel kuralına dayanır. Herhangi bir
şahıs, grup ya da organizasyon, mevcut seçenekler içinden en büyük
ödül, en düşük bedel potansiyeli içereni seçer. Seçim gerçek ödül ve
ceza değil, ödül ve cezayı kişinin algılayışı temeline dayanır.
İnsanlar müdahalede sosyal onay, ekonomik kazanç, güvenlik,
otonomi, eşitlik ve belirsizliğin giderilmesi gibi faktörleri
artırmayı; çelişkileri, belirsizliliği, anksiyeteyi ve stresi
azaltmayı amaçlar.
Sosyal alış-veriş kuramının merkezinde, mümkün olduğunca çok ödül,
mümkün olduğunca az ceza vardır.

2. SEMBOLİK ETKİLEŞİM KURAMI
Bu kuramda esas olan, kişi ya da kişilerin öznel
dünyalarıdır. Bizler hem fiziksel, hem de öznel bir çevrede
yaşamaktayız. Bireyin etkileşimlerinde ve davranışlarında öznel çevre
önemli bir role sahiptir. İnsanı anlamak için en iyi yol, kişilerin
zihinlerinde olanların düşünsel anlamlarını ve değerlerini
incelemektir. Kişilerin kendi durumları için yaptıkları tanımlamalar,
insanı ve sosyal davranışlarını anlamak için en yaralı
değişkenlerdir. İnsanların nasıl davranacağına karar vermesi, durumu
ve kendini nasıl gördüğüne bağlıdır.
Öznel dünya; benlik kavramı, roller, kategoriler, pozisyonlar
ve durumların tanımları gibi sembollerle betimlenir. Bütün bu
sembollerin hem kendi anlamları vardır, hem de kişilerin davranma
eğilimlerini gösteren işaretlerdir. Roller ve kategoriler gibi
semboller, bireye kendi davranışlarını organize etme imkanı verir.
Sosyal yaşamın bir organizasyonu olarak toplum, üyelerinin
birbirleriyle kurdukları karşılıklı etkileşim süreçleriyle
varolabilmektedir. Bu süreçlerin işlerlik kazanması bireylerin
toplumu yeniden organize etmeleri anlamına gelir.
Blumer’e göre toplumsal organizasyon insan davranışlarını iki
yolla etkiler: Birincisi insan davranışlarını biçimleyen kurumların
kapsamına girerek yerleşmesi, ikincisi de bireylerin kendi
statülerini algılamalarında kullandıkları sembollerin yerleşmesini
sağlamasıdır.
Aile, üyelerinin etkileşimleriyle vardır. Aileyi anlamak
için, aile ile üyeleri ve aile ile toplum arasındaki etkileşimleri
incelemek gerekir. Aile göreceli olarak kapalı bir sosyal birlik
olarak görülür. Aile kendisine ait bir kişilik geliştirir. Üyeleri
aileyi belirli özelliklere, pozisyonlara ve rollere sahip olarak
algılar. Bu algılama her aile üyesinin davranışlarını etkiler.
Aile bireylerin her biri, aile içinde belirli sayıda rollerle
belirlenmiş bir konumu işgal eder. Birey ailesel grubun üyelerinin
rol bekleyişlerini ve normlarını algılar ve buna uygun tutumlar
geliştirir.
Sembolik etkileşimin temelinde kategoriler, pozisyonlar, rol, benlik,
kimlik ve yüzleşme kavramları vardır. Kategorize etmek, benzer
şekilde davrandığımız nesneleri gruplamaktır.
Pozisyonlar anne, baba, çocuk, öğrenci olmak gibi toplumca
tanınmış özel tip kategorilerdir.Pozisyonu temelinde beklenen
davranışlar, roller olarak adlandırılır. Roller, birbirleri olmadan
var olmayacakları tamamlayıcı diğer rolleri de tanımlar. Rol alma,
etkileşimde bulunduğumuz kişilerin tepkilerini tahmin etmemizi sağlar.
Benlik, kendimize uyguladığımız kimliklerin, pozisyonların ve
rollerin bir bütünüdür.
Mead’e göre toplumsal eylemin gerçekleştirilmesi sürecinde
kişi, her an ve her durumda diğer insanların onu nasıl
değerlendireceğini düşünmektedir.
Toplum içinde bireyin girdiği her grup, benlik gelişiminde
etkili olurken, bu yolla aynı zamanda eylemlerin gerektirdiği biçimde
açığa vurulması, duyguların iletilmesi vb. koşullar hazırlanmış
olmaktadır (Önür,1989).
Bireylere ait fikirler, tavırlar, özellikler, istekler ve
itilmeler bireyin içinde bulunduğu sosyal çevrenin etkisiyle tayin
edilmektedir.
George Herbert Mead’e göre, bireylere benliğin bir kısmını
veren her hangi bir toplumsal organizasyon ya da grup,
genelleştirilmiş diğerleri olarak algılanmaktadır. Bu gerçekte bir
bütün olarak topluluğun ya da grubun bireye yönelik tutumudur. Tam
anlamıyla benlik gelişiminin tamamlanması için, sosyal süreçlerin
bireyin deneyimlerine girmesinin yanı sıra, kişinin kendi kendine,
bir diğerine, grubun tamamına doğru salt belirgin bir tutum alması
yetmemektedir. Aynı zamanda söz konusu tutumları ile kendi kendine,
bir diğerine ya da diğerlerine olan sosyal girişimleri, aktiviteleri
yerine getirmesi gerekmektedir. Genelleştirilmiş diğerleri ile grubun
kontrolü sağlanmış olmaktadır. Bu yolla topluluk ya da grubun sosyal
süreçleri bir sebep sonuç faktörü olarak bireyin düşüncesine
girmekte, onun davranışlarını etkilemektedir.
Sembolik etkileşim kuramı hem bireyin, hem de toplumun
yapısının davranışları etkilediğini ifade eder. Birey kazanılmış
inançlar, değerler ve kendini etkileşimde temsil eden semboller
olarak görülür.

Sembolik Etkileşim Kuramı ve İletişim
Toplumsal organizasyon içindeki ortak yaşam, toplumsal
etkileşimlerin ayrılmaz parçası olan sembollerin kullanımını ve
iletişim sistemlerinden bir ya da birkaçının bir arada işlerliğinin
sağlanmasını gerektirmektedir.
Bireyin grup içindeki rollerin çoğunda, diğer bireyler onu
bir takım kişilik özellikleriyle birlikte algılamakta, bir bütün
olarak ona karşı belirli bir tutum edinebilmektedir.
İletişim, bireylerin karşılıklı olarak çok sayıda sembolleri,
anlamları aktardığı bir süreçtir. Bu süreç grubun değerlerinin,
normlarının belirlediği davranış biçimlerinin, grubun tutumlarının
bireye bağlandığı süreç olmaktadır. Böylece iletişim, insanlar arası
etkileşiminin belirleyici bir öğesi olmaktadır (Önür,1989).

Sembolik Etkileşim Kuramında Aile ve Etkileşim
Birey kendi gelişimini aile içindeki diğer üyelerle etkileşim
içinde gerçekleştirir. Aile çocuğun temel sosyalizasyonunun ortaya
çıktığı yerdir. Çocuk, yetişme süreci içinde, iletişim içinde olduğu
ev halkı ve akrabaları ile doğrudan ya da dolaylı olarak etkileşim
içindedir. Bu etkileşim süreci onun düşünme, yorumlama ve kendi
kendinin bilincine varmasında etkili olmaktadır. İletişim alanı ve
bireyler arasında ortaya çıkan etkileşimler bireyin benlik
gelişiminde etkili olurken, bireyi benliği, toplumun amaçları ve
değerleri ile kimliklendirmektedir.

Aile içi iletişim modelleri dört bölümde incelenebilir:
1) Eşitlikçi iletişim biçimi: Her birey iletişime eşit bir
katılım göstermektedir. Böylece aile üyeleri birbirleriyle güvenli
bir uyum sağlamaktadır. Aile üyeleri birbiriyle doğrudan iletişim
içindedir. Bireyler arası uzaklık ortadan kalkmıştır. İletişim aile
kimliğinin yerleşmesine yardımcı olmaktadır.
2) Dengeli dağılan iletişim biçimi: Belirli alanlarda uzman
olan aile üyeleri, bu yöndeki rollerini daha iyi yerine getirirler.
Bu iletişim şeklinin ortaya çıkmasındaki diğer koşul, kadının ve
erkeğin uzmanlık alanlarının eşit dağılım içinde olmasıdır.
Geleneksel çekirdek ailelerdeki rol dağılımı buna iyi bir örnek
oluşturur
3) Dengesiz dağılan iletişim biçimi: Bireylerden biri, bu
iletişim biçimi ile daha baskın hale gelmektedir.
4) Tekelci iletişim biçimi: İki ya da üç kuşağın birlikte
yaşadığı geleneksel aile tipinde, evin en yaşlı erkeği ya da o
toplumun kültürüne göre en etkili aile üyesi baskın bir karakter
kazanmıştır.

3. AİLE SİSTEMLERİ KURAMI
Bir sitem objelerin, objeler arası ilişkiler ve onların
nitelikleriyle birlikte oluşturduğu bir bütündür. Bir sistemin iki
koşulu vardır: Parçalar, nedensellik ve etkileşim ilişkileri
içerisindedir ve her parçanın bir diğeriyle, göreceli olarak durağan
olan etkileşim şekilleri vardır. Sosyal sistemler yalnızca kendi
parçaları arasında değil, aynı zamanda dış çevreyle de etkileşim
içindedir.
Bu yaklaşım bireye değil ailenin bütününe bakmıştır. Birey
içinde yaşadığı psikolojik bağlamla karşılıklı bir etkileşim
içindedir; aile içindeki tekrarlanan örüntülerle hem kendi psikolojik
yaşamı biçimlenir, hem de kendisi ailenin psikolojik bağlamını
biçimlendirir. Yani bireyin psişik dünyası tamamen içsel ve bireysel
bir olay değildir. Dolayısıyla bireyin psikolojik dünyasında oluşacak
her türlü değişimin aile yapı/sistemi ile doğrudan ilişkili olduğu ve
tersinin de doğruluğu düşünülür.


Aile Sisteminin Çalışma İlkeleri
Aile sistemleri kuramında aile, sürekliliği olan, açık, sosyal bir
sistemdir. Broderik (1990)’e göre aile tüm sistemlere uygulanabilecek
aşağıda belirtilen prensiplere göre çalışır:

1) Bütünsellik, Organizasyon ve Dairesellik
a) Sistem içindeki elementlere değil, sistemin bir bütün olarak
özelliklerine odaklanmasıdır. Parçaların özelliklerinin bir araya
gelmesinden farklı özelliklere sahiptir.
b) Sistem yaklaşımında öncellikli odaklanma yapıya değil, sürece
yapılır. İlerleyen sistemde olgulara ve etkileşimlere odaklanılır.
c) Aile birbirine bağlı bireylerin grubudur. Herhangi bir üyedeki,
herhangi bir değişiklik diğer üyeleri ve bir bütün olarak aileyi
etkiler. Bu etkinin geri dönmesiyle birinci üyede etkilenir. Bu
dairesellik nedensellik ilkesidir.

2) İletişim
Aile sosyal bir sistem olduğundan, üyelerin etkileşimi bir
seri iletişimsel olay ya da mesajdan oluşur.
a) Her iletişim bir konu, içerik değişimi oluşturduğu gibi sosyal
karşılaşma da yaratır. Her bir iletişim bir bilgi paylaşımı olduğu
gibi, aynı zamanda ilişkiyi de tanımlar. Değişimin içerik, konu
bölümü mesaj, ilişkisel bölümü ise **** mesaj olarak adlandırılır.
b) İki kişinin birbirinin varlığının farkında olup, iletişim
kurmamaları mümkün değildir. Sessizlik ya da diğer kişiyi her şeyiyle
göz ardı etmek de mesaj ve **** mesaj taşır.
c) İletişim sürecinin analizinde üç özelliğin ayrı değerlendirilmesi
gerekir:
Syntatics (Dizinsel, söz dizimi kurallarına ait): Mesajın ve
eşlik eden **** mesajın doğru olarak taşınmasıyla ilgilenir. Mesajın
nasıl kodlandığı ve nasıl çözümlendiği, hangi kanalların
kullanıldığı, ne kadar fazlalık içerdiği gibi sorulara cevap arar.
Semantic (anlama ait): Anlamla ilgilenir. Mesajla gerçekten
ne demek istediği sorusuna cevap arar.
Pragmatics (uygulamacılık): İletişimin davranışlar üzerindeki
etkisiyle ilgilenir. Bir iletişimsel davranış, bir başkasına neden
olur.

3) Aile Açık Bir Sistemdir
Bertalanffy (1988)Genel Sistem Teorisi’nde kapalı mekanik
sistemlerle, açık, yaşayan sistemleri birbirinden ayırır. Açık
sistemler çevreleriyle enerji ve bilgi değişiminde bulunurlar. Bütün
sosyal sistemler gibi aile sistemleri de açık bir sistemdir.
Bu sistemin temel özelliklerinde birisi hemen hemen sürekli,
yalnızca sistem içinde değil aynı zamanda dış çevreyle de olan
alışverişlerdir. (Broderick, 1990)

4) Aile Kuralları
Aile kurallarla yönetilen bir sistemdir. Her ailenin
üyelerinin davranışları ve üyelerin nasıl etkileşeceği konusunda
kurallar vardır. Aile üyesi tarafından oynanacak rolleri, izin
verilen ve yasaklanan hareketleri ve aile kurallarından sapmada
karşılaşılacak sonuçlar söylenir. Wash’a göre kurallar bireyin
davranışlarını sınırlayarak ve emirlerle sistemin istikrarlılığını
sürdürürler. Ailelerin kendi kurallarının farkında olmaları gerekmez.
Sıklıkla da ailenin kendi kurallarının farkında olmadıkları
gözlenmiştir.
Aile kuralları üzerinde yapılan çalışmalarda en çok sosyal
alan düzenlenmesi, aile kaynaklarının yönetimi ve duygu ifadelerinin
yönetimi üzerinde durulmuştur.
A– Sosyal Alanın Düzenlenmesi:
1) Yatay Uzaklık Düzenlenmesi
a- Aile içi etkileşimlerin düzenlenmesi:
- Yapışıklılık ya da bağlılık (mahremiyet ya da bağlılık)
- Tamponlama (Kişisellik ve otonomi konuları)
b- Aile sınırları dışındaki etkileşimlerin düzenlenmesi
- Köprüleme: Dış sistemlerle bağlantı
- Sınırlama: Aile özerkliği ve otonomi; aile bağlılığı ve mutabakatı
2) Dikey Mesafe Düzenlenmesi :
a- Aile içi etkileşimlerin düzenlenmesi
- Aile üyeleri arasındaki güç ve statü hiyerarşisi
- Aile içindeki gücün birleştirilmesi için koalisyon
*Karı-koca koalisyonları
*Ters üçgenleşme: Çocuk+ebeveyn 1,ebeveyn 2’ye karşı

b-Aile sınırları dışındaki etkileşimlerin düzenlenmesi
-Toplumdaki güç hiyerarşisi içinde ailenin yeri
-Aile sınırları dışındaki koalisyon ve guruplaşmalar
*Aile içinde güç ve statünün arttırılması
*Toplumda ailenin güç ve statüsünün arttırılması
B-Aile Kaynaklarının Yönetimi :
1)Ailenin maddi kaynaklarının yönetimi
a-İç ve dış alanlar
b-Ulaşım
c-Mal sahipliği
d-Para ve kredi
2)Ailenin maddi olmayan kaynaklarının yönetimi
e-Zaman
f-Enerji
g-Dikkat
h-Cinsellik
C-Duygu İfadelerinin Yönetimi
1)Sevgi, kendine güven ve diğer olumlu duygular
2)Düşmanlık, anksiyete ve diğer negatif duygular

5) Morfogenesis
Walsh’a göre değişikliklere uyabilmede aile için
vazgeçilmezdir. Kurallar, değişen koşularla baş edebilmede yetersiz
kalırsa, değişen koşullarla baş edebilmek için yeni kurallara ihtiyaç
duyulur. Bu morfogenesis ilkesidir ve ailenin uyum yeteneği ile
ilgilidir. Ailenin daha önce yaşanmamış durumlardaki uyarımları
kapsayan kurallar geliştirme yeteneğidir.(Callan ve Noller,1987;
Broderick, 1990).

6) Homeostasis
Bütün aile üyeleri aile içindeki örüntülerin istikrarını
korumak ve tansiyonu düşürmek için kooperasyona eğilimlidir. Bu
homeostasis ilkesidir.

7) Eş Sonluluk
Farklı aileler aynı falaketi yaşayabilir fakat farklı
tepkiler verebilirler. Benzer şekilde farklı aileler aynı sonuca
farklı yollardan varabilirler. Bu eş sonluluk prensibidir ( Callan ve
Noller, 1987 ).

AİLEDE İLETİŞİM ve ETKİLEŞİM
İlişkilerde Temel İlkeler
İlişkilerde temel ilkeler, bireyin davranışlarını nasıl
düzenlediğini açıklayan ilkelere benzemektedir. Scroufe ve Fleeson
(1990) bu ilkeleri şöyle sıralamaktadır:
a) İlişkiler bütündür.
b) İlişkiler tutarlılık ve süreklilik gösterir.
c) Bireyler ilişkileri içselleştirir.
d) Simgeleştirilmiş ilişkiler ileriye taşınır.
İlişkiler için açıklanan bu dört temel ilke aile gibi daha karmaşık
sistemler için de uygulanabilir:
1- İlişki sistemleri bütündür. İlişki sistemleri parçaların
bir araya gelmesinden farklıdır.
2- İlişki sistemleri sürekliliğe ve tutarlılığa sahiptir.
3- Her bir alt ilişki sistemi, sistemin bütününü yansıtır.
Bir sistem içindeki her ilişki, sistemin total organizasyonunu
yansıtır.
a-) Total aile sistemindeki hiyerarşik organizasyondan dolayı aile
içindeki ilişkiler zorunlu olarak birbirine bağlı gözükür.
b-) Her ilişki ve her birey tüm diğer ilişkiler ve bireylerle
doğrudan etkileşim yoluyla ilişkidedir.
4- Sistem bütün olarak ileriye taşınır.

Aile İçi Etkileşim Türleri
Aile ilişkileri birçok değişik açıdan ele alınabilir. Burada
aile, bir karşılıklı bağılılık sistemi olarak mümkündür.
Kağıtçıbaşın’a göre Türkiye’deki aile içi ilişkilere yaklaşımların
bazı temel özellikleri ve bulguları:
Aile içi yatay etkileşim ekseni: Yatay eksende özellikle kadın ve
erkek cinsiyet rolleri önem kazanmış, aile içinde statü, kadın erkek
güç ilişkileri ve karar verme süreçleri, rol ayrımı /paylaşımı, değer
ve tutumlar irdelenmiştir. Araştırmaların ortak bulgusu, erkeğe
kıyasla kadının aile içi düşük statüsü üstünde odaklanmıştır. Bu
durum öznel ve nesnel göstergelerle belirlenmekte, hem erkekler hem
de kadınlarca bilinmekte ve geniş çapta kabullenilmektedir, hatta
onaylanmaktadır.
Kadın-erkek statüsü farklılaşması, özellikle karar verme
süreçlerinde; tüketimde ve genellikle maddi olanaklarda; çevre ile
ilişkilerde ve hareket özgürlüğünde kendini göstermektedir. Bu statü
farklılaşmasından ve maddi eşitsizlikten öte kadının bağımlılığı
tutumsal ve duygusal boyuta da yansımaktadır.
Aile içi dikey etkileşim ekseni: Türkiye’de sosyal bilimciler, aile
içi yatay etkileşim eksenini oluşturan cinsiyet rolleri ve kadının
statüsü konularına etraflıca eğilmiş oldukları halde aile içi dikey
etkileşim ekseni üstünde fazla durmamışlardır.
Oysa ki aile içi ilişkilerde kadının yeri kadar çocuğun yeri
de aile dinamiğini belirleyici önem taşır. Özellikle anne-baba
tarafından çocuğa atfedilen değer ve çocuktan beklentiler ailenin
işlerlik türünü yansıtır. Şöyle ki, çocuğa faydacı değerler atfedilen
aile sisteminde çocuğun aileye gerçek katkısı yüksek düzeydedir. Bu
katkı, hem çocukken aile ekonomisine yardım şeklinde, hem de ileride
anne-babanın yaşlılık güvencesi şeklinde belirir. Bu bağımlı
ilişkiler örüntüsü sadece Türkiye’de değil dünyanın birçok ülkesinde
yaygındır ve özellikle modern ekonomik yapının oluşmadığı kesimlerde
de görülmektedir.

Sosyal Değişmenin Aile Etkileşimine Etkisi
Yaşanılan yörenin gelişmişlik düzeyi, aile geliri, eğitim ve
özellikle kadının eğitim düzeyi yükseldikçe, kırdan kente
hareketlilik arttıkça ve ailedeki mevcut çocuk sayısı azaldıkça,
çocuğun sevgi sağlayıcı ve aileyi tamamlayıcı işlevi önem kazanmakta,
genel ekonomik değeri önem kaybetmektedir. Böylece geleneksel yapı
içindeki çocuk, sağladığı maddi yarar bakımından değer taşırken,
gelişme süreci ile çocuğun psikolojik değeri artmaktadır

Ailede Etkileşim
Aile, bireyin ve toplumun fonksiyonlarında en temel öğedir.
Aile, bireyin yaşamında çok önemli bir yer tutan beslenme, bakım,
sevgi ihtiyacı, duygusal gelişim, psikolojik gelişim, eğitim,
kültürel değerleri kazanma, sağlıklı zeka gelişimini sürdürme gibi
temel ihtiyaçlarını karşıladığı birincil yer ve çevredir.
Aile üyeleri arasındaki ilişkiler ve aile ortamı, psikososyal
yönden gelişen bireyin en çok etkileşime uğradığı yerdir. Bu
ilişkiler, bireyin kendine güvenmesini, kendine ve diğer bireylere
sevgi duymasını, kimlik kazanmasını, kişilik gelişimini, sosyal
beceriler geliştirmesini ve topluma adaptasyon sürecini olanaklı hale
getirir.
Aile birliğinde, aileyi oluşturan bireyler birbirinden
etkilenir. Bu durumu aynı vücutta bulunan organlara benzetebiliriz.
Her yönden etkileşim içerisinde, bir bütün olarak, aileyi yaşayan bir
organizma saymak yanlış olmaz. Organların birindeki arıza, diğer
organların ritmini, işleyişini ve fonksiyonelliğini etkiler.
Ailede iletişim ve bununla beraber etkileşim en önemli
konudur. İletişimin olmadığı aile üyeleri içinde yetki paylaşımı
vardır. Yetkiyi şu şekilde tanımlayabiliriz: Aile içindeki bir
bireyin, diğer bir bireyin davranışını değiştirme gücüne sahip
olmasıdır. Genelde aile içindeki ihtiyaçları (ailenin maddi
ihtiyaçları, sağlık gereksinimleri, sosyal faaliyetler, sevgi
gereksinimi, vb) karşılayan üyenin yetki gücü daha fazladır. Bu yetki
gücü durumu, kültürel ve toplumsal değerlerinde etkisi altındadır.
Aile fonksiyonelliğinde, sağlıklı aile için bir diğer önemli
husus, aileyi oluşturan bireylerin aile adına verilen kararlara
katılmasıdır. Bu durumda herkesin makul derecede, ihtiyaç ve
isteklerine saygı gösterilmesi çok büyük önem taşır. Bu durum
karşılıklı güven ortamının devamını sağlar.
Aile içindeki bireylerin duygu ve düşüncelerini rahat bir
şekilde ifade etmeleri ile ailenin sağlıklı fonksiyonları arasında
çok büyük bir bağ vardır. Sınırları kapalı, aileyi oluşturan
bireylerin duygu ve düşüncelerini rahat ifade etmemeleri ile herkesin
kendi dünyasında yaşadığı bir aile yapısında ise bireylerde değişik
sıkıntılar zamanla oluşmaya başlar. Bu sıkıntılar arasında depresyon,
endişe ve huzursuzluklar, düşmanlık duyguları, suçluluk hisleri gibi
duygulara çok sık rastlanır. Sınırları açık ve herkesin rahatça
kendini ifade edebildiği ailelerde ise bunun tam tersi olarak, iyi
niyet, karşılıklı anlayış ve işbirliği, ortak düşünceler, birbiri
için fedakarlık, birbirine karşı samimiyet ve sevgi, geleceğe güven
ile bakma gibi durumlara rastlanır
Ailede iletişim ve etkileşim en önemli konudur. İletişimin
olmadığı herhangi bir zaman yoktur. İki insan yan yana olduğunda, hiç
konuşmamanın bile bir anlamı vardır. Yanlış iletişim ve etkileşim
durumu veya yetersiz iletişim durumu ailelerdeki sorunlara yol açan
nedenlerin başında gelir. Aile bireyleri birbirleri ile sözlü ya da
jest ve mimikler ile anlaşırlar veya bu durumdaki aksama aileyi çok
olumsuz etkiler.
Ailedeki normal iletişim ve etkileşimi engelleyen faktörler:
-Aileyi ve bireyleri ilgilendiren konular üzerinde, yüzeysel konuşma,
-Aşırı soru sorma, yersiz şüphe ve tereddütler,
-Yapay ilgi gösterme,
-Konuşma ve izah etme olmadan, karşı tarafın hareketlerini,
düşüncelerini yorumlamaya ve tahmin etmeye çalışma,
-Geçmişteki üzücü ve tatsız olayların sık sık gündeme getirilmesi,
-Sorulan soruları cevapsız bırakma,
-Bireylere söz ile baskı kurmaya çalışma,
-Abartılı bir şekilde onaylama veya reddetme,
-Sık sık öneride bulunma veya kişisel düşünceleri kabule zorlama,
-Suçlama, eleştirme, olumsuz değerlendirmeler yapma,
-Emir verme, tehdit etme,
-Samimiyetten uzak kalma, yalan söyleme,
-Alay etme, küçük düşürmeye çalışma, fikirlere değer vermeme,
-Olayların olumsuz yönlerini çıkarmaya çalışma,
-Küçük hataları çok abartma,
-Fedakarlığı devamlı karşı taraftan bekleme,
-Ortak faaliyetlere gereken önemi vermeme,
-Karşıdakini ifade etme imkanı tanımama.

Bu şekilde iletişim ve etkileşim içinde bulunan aile
yapısında bireyler arası iletişimde, karşıdaki kişiyi rahatsız etme,
yüz kızartma, sert şekilde bakma, yüz buruşturma, konuşmama, yalan
söyleme gibi durumların gözükmesi olağandır.
Unutulmamalı ki ailedeki her fert; kendine özgü anlayışı,
kişiliği, değer yapısı, entelektüel düzeyi, duygu ve düşünceleri,
kimlik yapısı, yetişme tarzı, sosyokültürel statüsü ile yaşayan,
hisseden, etkilenen biyopsikososyal bir bütündür. Bu durumda
konuşulan her sözün, verilen her mesajın, her jest ve mimiğin iyi
veya kötü manada karşıdaki kişide bir etki yaptığı kesindir.
Aile üyeleri birbirinden aldıkları mesajlar ile kendilerini
değerli veya değersiz, güvende veya güvensiz hisseder. Bu durum
onların psikososyal ve sosyokültürel konumlarını, işlevselliklerini
ve ruhsal durumlarını etkiler. Sonuç olarak sağlıklı birey, sağlıklı
ve bütünlüğü ile fonksiyonel aileyi oluşturacak, sağlıklı aile
sağlıklı toplumu oluşturacaktır.

AİLE TERAPİLERİ

Genel olarak aile kavramıyla ilgili 4 farklı yaklaşım söz
konusudur:
1. Aile üyelerinin birinin fikrine dayanarak, onun duyguları ve
fantezileri aracılığıyla aileyi tanıma: Psikiyatride en çok
kullanılan tanıma ve tanımlama yolu budur.
2. Aileyi çekirdek ve geniş yönleri ile bir kurum olarak ele alan
kültürel yaklaşım: Bu tanımlama daha çok sosyoloji ve sosyal
psikoloji alanında kullanılır.
3. Aileyi sosyal bir birim olarak ele alan yaklaşım: Bu yaklaşıma
göre aile çeşitli parçaların oluşturduğu bir sistemdir. Küçük bir
grup olarak ele alınır ve küçük grupların davranışları açısından
sosyal psikoloji tarafından incelenir.
4. Aileyi toplum değerleri ile sınırlı bir grup olarak kabul eden
yaklaşım: Bu yaklaşıma göre yasalar tarafından belirlenmiş kurallar
olmakla birlikte her ailenin kendine göre belli ya da belirsiz bazı
yasaları vardır.

Bugün gelinen noktada, aile terapisi terimi iki anlamda
kullanılmaktadır: Birinci anlam, bireyde bir psikiyatrik bozukluğun
oluşumunun anlaşılması ve sağaltılmasında kullanıldığı durumlardır.
Bu durumda içinde yaşadığı birincil çevredeki yani ailesindeki
ilişkilerin dinamiklerinin anlaşılması ve düzeltilmesi için
kullanılan açıklama ve sağaltım biçimlerini kapsar. İkinci anlam ise
bir aile olarak birlikte yaşayan insanların ilişkilerindeki çatışma,
sıkıntı ve yakınmaların ele alındığı ve düzeltilmeye çalışıldığı
sağaltım biçimlerini kapsar. Bu ikincisini evlilik terapisi olarak
adlandırmanın daha uygun düştüğü söylenmektedir.

Aile terapisi, bir ailenin üyelerini bir araya toplayarak,
amatörce konuşmalar yapmak veya kendi sağduyusuna güvenerek öğütlerde
bulunmak değildir. Ailenin bir üyesinde ortaya çıkan belirti veya
sorunun ya da birkaç üyenin birlikte yakındıkları bir sorunun aile
üyeleri ile toplu oturumda konuşup, sadece dile getirmesiyle herkesin
sorunu artık bildiğini ve bunu kendiliğinden çözebileceklerini
sanmaktan ibaret de değildir. Yeterli psikoterapi eğitimi ve
deneyiminin yanı sıra özellikle aile terapisi yolundaki teknik
yöntemlerin de bilinmesini, ayrıca uygulamada da belli bir klinik
deneyimi gerektirir.

Tarihçe
Aile terapisi terimi, başlangıçtan beri oldukça geniş
kapsamlı bir kuramsal yönelimi belirtir anlamda kulanılagelmiştir. Bu
kuramın temel aldığı fikir, psikiyatrik bozukluğun insan ilişkileri
ile açıklama ve/veya düzeltilmesinin mümkün olduğu varsayımıdır. Bir
Çin atasözü şöyle demektedir: ‘Yalnızca balıklar içinde yüzdüklerinin
su olduğunu bilmezler’, bunun gibi insanların da içinde yaşadıkları
ilişkili sistemleri görme beceriksizliği vardır.

Atlardan korkan Küçük Hans’ın fobisini babasıyla ilişkisi
üzerinden açıklayan Freud’un, aile kuramını ilk başlatan kişi olduğu
ancak Hans’ı babasından ayırarak sağaltmayı seçerek bireysel terapi
uyguladığı öne sürülmektedir.

Adler, büyümekte olan çocuklara odaklanılırsa erişkin
nevrozlarının önlenebileceğini öne sürerek çocuk, ebeveyn ve
öğretmenlerin yönlendirildiği klinikler açmıştı. Adler, aile içi
etkileşimlerin kişiliğin oluşumunda belirleyici olduğuna dikkat
çekerek yeni bir bakış açısı getiriyordu. Sullivan’ın ileri sürdüğü,
kişiler arası psikopatoloji ile bireyin içinde bulunduğu çevre ile
ilişkileri arasında bağlantı kuran görüşleri de aile terapisini
etkileyen kuramlardan birini oluşturmaktadır.

Tedavide tüm aile üyelerini birarada görme girişimlerinde
bulunan ilk 1940 yılında Bowlby olmuştur.

Ruhsal bozukluklarda çevresel etkenlerin ve ailenin rolü,
biyolojik sağaltım olanaklarının bulunmadığı; tüm ruhsal sorunları
psikanalizle, toplumsal sorunları ise sosyal psikiyatri ile çözümleme
umudu taşındığı bir dönemde ilk kez ilgi çekmeye başlamıştır.
Psikanalizin egemen olduğu dönemde aile ile de görüşmeler yapan
klinisyenler bunu çekinerek yapıyorlardı. Konuyla ilgili
araştırmacılar deneyimlerini ilk kez 1955–1956 yıllarında paylaşmaya
başlamışlardır.

Bireydeki psikopatolojiyi düzeltmek için aileyi ele alan ilk
çalışmalar hastanede yatmakta olan kronik şizofrenik hastaların aile
içi ilişkilerinin araştırılması şeklinde başladı. Bu dönemde
şizofrenide aile içi iletişim biçiminde görülen ikili çıkmazın
(double bind) çocuğu şizofreniye yaklaştırdığı öne sürüldü. Örneğin,
sözel olarak kendisine seni seviyorum denilen çocuk, söz dışı
mesajlarda seni sevmiyorum iletisini aldığında, onun sorunla etkin
biçimde başa çıkmasının olanaksızlaştığı iddia edilmekteydi. Aynı
yılarda, Yale’deki Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsünde çalışan ekip, yine
şizofrenik ailelerde gözlemledikleri iki süreci tanımladılar:
evlilikte yarılma (marital schism) ve evlilikte parçalanma (marital
schew). Eşler arası rollerin karşılık bulamadığı, sınırların
bozulduğu ve evliliklerin eşit paylaşımlı olmayıp eşlerden birinin
baskın olduğu bu durumlar şizofreni etiyolojisi açısından önemli
özellikler olarak tanımlanmıştı. Bowen, 1950’lerde geliştirmeye
başladığı kuramında, ebeveynler ve çocuk arasında üçgenselleşme
sürecinin psikopatolojik açıdan önemine dikkati çekiyordu. Ebeveynler
arasındaki çatışmada dengeleyici rol üstlenmek zorunda kalan çocuğun,
büyük bir güçlük yaşadığını ve kuşaktan kuşağa geçen bu süreç içinde
şizofreni gelişebileceğini öne sürüyordu. Wynne ve arkadaşları,
şizofreniklerin ailelerinde çeşitli rollerin, bireyselliği yitirmek
pahasına, yalnızca biçimsel bir şekilde yerine getirildiğini
gözlediler ve bunu yalancı birliktelik (pseudomutuality) olarak
adlandırdılar. Şizofrenik aileler için özgüllüğü ve duyarlılığı daha
sonra kanıtlanamasa da bu varsayımlar, uygulamada aileye yönelik
sağaltım girişimlerinin öncüsü oldular.

Özellikle şizofrenik bozukluk, duygudurum bozukluğu, obesite
tanılı hastaların aileleri ile yapılan ve eleştiricilik, aşırı
ilgilenme şeklindeki yüksek duygu dışa vurumu gibi ilgi ve iletişim
biçimlerini hedef alan ve aile içindeki daha kabullenici
yaklaşımlarla hastalığın alevlenmelerinin azaltılabileceğini gösteren
çalışmalar, aile terapisinin öneminin gündeme gelmesine yol açan
bilimsel gelişmelerdir.

Psikiyatrik Hastalığın Aileye Etkisi
Aile üyeleri arasındaki etkileşim, aile üyelerinin tek tek
sağlıklarına etki ettiği gibi, bir üyenin sağlıksız olması da tüm
ailenin yapısına etki edebilmekte ve aile işlevlerinde bazı
bozulmalara neden olmaktadır. Bazı durumlarda hastanın rolünü başka
birinin üstlenme zorunluluğu bu sorunu yaratırken, çoğunlukla
hastalığı kabullenmeme, suçluluk duyguları, çevreden çekinme gibi
duygu ve düşünceler hasta ailesini etkileyebilmektedir. Ancak sorun
ile birlikte yaşamayı öğrenme ya da sorunlara yeni çözümler bulma
sayesinde ailelerin işlevlerini yerine getirebilecek başka bir denge
kurmaları da mümkündür.

Aile ve Evlilik Terapisinde Amaçlar
Günümüzde aile ve evlilik terapisi alanında çok sayıda ekol
vardır. Tümünü ortak kılan nokta, aile (ya da ailenin bir alt birimi,
örneğin eşler ya da anne-çocuk) ile birey arasındaki ilişkileri ele
almalarıdır. Terapistler, aile üyelerini bir araya getirip onların
ortak meselelerini belirlemelerini, sorunlarını sıralamalarını,
çözümleri için işbirliği yaparak çalışmalarını sağlamaya çalışırlar.
Aile terapilerindeki ekollerin tümü bazı amaçlarda ortaktırlar.

Yöntemleri ne olursa olsun terapistler, aile için şu amaçları
taşırlar:

1. Bireydeki ruhsal belirtileri ve işlevsel bozuklukları, ilişkiler
alanında ele almak ve azaltmak;
2. Aile ve evlilik içi çatışmaları ile ailenin daha geniş çevresi ve
toplumla çatışmalarını çözümlemek;
3. Ailedeki yakınmalar için ailenin sorun çözmede kullanabileceği
kaynak ve davranışları belirleme ve kullanma güçlerini harekete
geçirmek;
4. Aile üyelerinin duygusal gereksinimlerinin algılanması ve
doyurulmasını kolaylaştırmak;
5. Üyelerin ve ailenin zorlayıcı yaşam olayları, tıbbi ve ruhsal
hastalıkları karşısında sorun çözme, iletişim kurma becerilerini
geliştirmek;
6. Üyelerinin herbirinin özerkliğinin ve iletişim kurma becerilerinin
artmasını sağlamak;
7. Cinsler ve kuşaklar arası rol dağılımı konusunda uyuşmanın
artmasını sağlamak;
8. Ailenin toplumsal çevre ile bütünleşmesini kolaylaştırmak.

Aile Terapisinde Belli Başlı Ekoller ve Yaklaşımlar
1. Psikodinamik ve İçgörü Yönelimli Yaklaşımlar
2. Yapısalcı Yaklaşımlar
3. Bilişsel-Davranışçı Yaklaşımlar
4. Stratejik Yaklaşımlar
5. Sistemik Yaklaşım
6. Eksperiyental/ Humanistik Yaklaşım
7. Eğitsel Yaklaşımlar


TÜRK AİLESİ
1. Aile ve Toplum İlişkisi
Aile toplumu, toplum da aileyi oluşturur. Kültür, kişileri
aşarak bütün topluluğu kontrol altına alır, aileye biçim ve düzen
verir. Aileye dışarıdan hükmettiği için, aile sadece bir ferdi
birleşmenin ürünü, kan hısımlığının mahsulü olmaktan çıkar ve sosyal
kurum olma niteliği kazanır. Bundan dolayı aileye sosyal kurum denir.

2. Türk Ailesinin Yapısı

Fransız etnologlarından Grenard’ ın görüşü:
a) Türk kadını yalnız ev içinde değil tarla, pazar gibi her
yerde hayat arkadaşının yardımcısıdır.
b) Türk kadının pazar işlerini yalnız da halledebilir. Bu
Türk kadınının iktisadi hürriyetidir.
c) Karı-koca arasında mal ayrılığı prensibi var olup, evli
kadın malları üzerinde arzu ettiği hukuki işlemde bulunabilir. Bu da
Türk kadınının hukuki hürriyetidir.
d) Türk kadının boşanma halinde yalnız babasının evinden
getirdiği malı değil, aynı zamanda evlilik esnasında bu maldan
harcanan kısmı da kocasından isteyebilir.

G.Richard’ın görüşü: Fransız sosyologu Richard, şehirli Türklerden
çok göçebe yaşamı benimsemiş Yakut, Kırgız ve Altay Türklerini
incelemiştir ve Türkleri aile tipi bakımından sınıflamıştır. Aile
tipleri;
a) Yakut Türklerinde hısımlık bağ anadır, ailede hakim olan
yine erkektir; ancak bu erkek ana tarafından olan dayıdır.
b) Kırgız Türklerinin hısımlık bağında temel babadır ve kadın
evlendikten sonra eşinin dinine geçer.
c) Altay Türklerindeki aile tipi yukarıdaki iki tipin
arasında bir orta tiptir. Erkek kadının ailesi arasına girer ve erkek
kadına bir bedel ödemek zorundadır. Bu bedel para veya hediye
değildir, geçici bir iş yardımıdır.

E.Durkheim’ in görüşü: En geri Türk ulusu sayılan Yakutlar da bile
bugün ailede bulduğumuz bütün hukuki nitelikler mevcuttur.

Ziya Gökalp’in görüşü: Türk sosyologuna göre, gerek doğu Türkistan
Türklerinde gerekse Yakut ve Kırgızlardaki aile tipi çevre medeniyet
şartlarından meydana gelen ikinci derecedeki şartlar bir yana
bırakıldığında hep ayni aile seviyesinin; yani eşitlikçi, demokrat
bir ev ifadesiyle karşılaşmak mümkündür.

Gökalp, Durkheim’in “hastalıklı ve sağlıklı sosyal yapılar”
görüşünden hareket ederek dış tesirlerin Türk ailesini ve sosyal
yapısını hastalandırdığını; iyileşmesi, sağlığa kavuşması için milli
karakterini tekrar kazanması gerektiğini savunur.

3. Türk Ailesinin Nitelikleri
a)Misafir sevgisi
b)Terbiyede süreklilik
1- Türk ailesinde verilen terbiye hiçbir zaman yapmacıklığa
dayanmaz.
2- Türk ailesinde cinsiyet konularında gayet serbest
konuşmalar geçer. Böyle bir terbiye laubaliliğe ve şımarıklılığa
neden olmamaktadır. Ciddi, kişilikli, şahsiyetli kuşakların
yetişmesini sağlamaktadır.
3- Türk kültüründe büyüklere yaşlılara saygı gösterir.
4- Türk aile ahlakında yardımlaşma ve dayanışma vardır.
Aileler, soylar ve boylar acı ve tatlı günlerinde bir aradadır.
5- Türk ailesi büyüğe saygı yanında düşküne, fakire,
kimsesize büyük ilgi ve yardım gösterir.
c)Tabiat sevgisi: Türklerde göçebe yaşamın nedeni hayvancılık ve
iklim koşullarının yanı sıra doğa sevgisidir. Bu gün de Türkiye’nin
Güneyinde, Batısında, Doğusunda, Karadeniz’inde yazın bağlara,
bahçelere yaylalara göçülür.

4- Bugünkü Türk Ailesinin Meseleleri
a) Şehirlerin büyümesi, sanayi merkezlerinin meydana gelmesi, köyden
şehirlere büyük göçler olmasıyla sosyal yapıda değişiklikler ortaya
çıkmaktadır.
Şehirlerde yığılma, gecekonduların hızlı artmasına yol
açarken çeşitli sorunların yanı sıra aile sorunlarına da neden
olmuştur.
Gece kondu bölgelerinde bir kültür değişimi yaşanmaktadır.
Gelenek ve göreneğin sağlam esaslardan kopup bir başıboşluk içine
düşenlerin, kararsızlık ve şaşkınlık içinde olacakları muhakkaktır.
İktisatçıların ve sosyologların “göstermelik tüketim “, “
gösteriş harcamaları “ dedikleri davranışlar aileler ve şahıslar
arasında bir gösteriş yarışına yol açmaktadır. Bu yüzden boşanmalar
olmakta birçok aile reisi sıkıntılara düşmektedir. Bu durum gelişen,
büyüyen şehirlerin ailelerinin büyük bir kısmının karşı karşıya
kaldığı bir durumdur.
Türkiye’de şehirleşme, sanayileşme, sosyo-kültürel
değişmelerle birlikte, 1935’de 2257 boşanma vakası tespit edilirken
1958’de 7870 boşanma vakası tespit edilmiştir.
b) Günümüz Türkiye’ sinde hem kadının hem erkeğin iş güç peşinde
koşması çocuk terbiyesini aksatmıştır. Akşamdan akşama güçlükle bir
araya gelebilen aile bireyleri ailenin manevi havasını pek az
yaşayabilmektedir.
c) Köylerin tabiatın kucağındaki evleri, bereketi yerini gece
kondular ve apartman dairelerine ve kıt kanaat bir hayata
bırakmıştır. Bu bağlamda misafirperverlik, komşuluk ve yardımlaşma
azalmıştır.

5-Türkiye'deki Ailenin Psikolojik Yapısı
1) Ailenin Büyüklüğü: Türkiye ’de aileyle ilgili geçmişteki
çalışmalar, kırsal ve gecekondu kesimleri de dahil yaygın aile
tipinin çekirdek aile olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çalışmada evde
çocuklar dışında (anne, dede, teyze) bir veya iki yakını oturan
aileler %12 oranında çıkmıştır ve bu aileler araştırma kapsamına
alınmamıştır.
Aile yaşayan bir sitem olduğundan üye sayısı yatılı okul,
askerlik, evlilikler vb. sebeplerle azalıp çoğalabilmektedir.
Tüm bunlara rağmen aileler akrabalık bağlarının yakın
çevreden fiziksel, farklı şehirlerde oturanlardan da psikolojik
olarak sürdürmektedir.

2) Gençlerin Özerkliği: Aileleri ile birlikte yaşayan 18 yaş üzeri
çocukların oranı %60 tır. Bunda psikolojik gereksinimlerin
giderilmesinin yanı sıra ekonomik ve toplumsal baskılar etkili
olmuştur. Örneğin, evlenip ayrılıp mecburen baba ocağına dönmüş
çocuklar.

3) Aile Hareketliliği: Katılımcı ailelerin büyük bir çoğunluğu son
20, bir kısmı da son 10 yıl içinde en az bir göç yaşamışlardır.
Bunların arasında köyden, kasabadan, kent ve büyük kentlere göçlerin
yanı sıra yurt dışından da kent ve büyük kentlere geçenler vardır.

4) Aile Üyelerinin Konumu: Yapılan çalışmada bireylerin kendilerini
ve ailelerini algılayış biçimlerinde ailelerindeki konumlarının etkin
rol oynadığı ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda önce babalar sonra anneler
ve en sonra da çocuklar kendilerini ve ailelerini daha olumlu
algılamaktadır. Babaların kendilerini ve ailelerini en olumlu
algılamalarında konumun dışında iki faktör etkilidir: Birincisi
babalar iş yaşamını ve mesleki doyumu birinci ilgi alanları
yapmışlardır, ikincisi ailenin namusuna en fazla babalar sahip çıkar.
Onlara göre sorun varsa halledilir, dolayısıyla bir komşu, bir
terapist, bir anket formuyla paylaşılmamalıdır.
Tabi ki bu düşünceler altında yatan temel etmen bireyin aile
reisi olarak algılanmış olması ve problemin kendi yetersizliğinden
kaynaklandığının düşünülebileceği kaygısıdır.
Bu kaygının altında yatan temel etmen de geleneksel cinsiyet
rolleridir. Öyleyse erkek ve kız çocukları arasında da böyle bir
durumun çıkması beklenir. Oysa araştırmada bu hipotez
doğrulanmamıştır. O halde ikinci hipotez babalık konumu daha güçlü
bir etmendir.
Özet olarak babalar ailenin psikolojik yapısının daha olumlu,
çocuklar daha olumsuz algılamaktadır. Bu bağlamda büyük ve küçük
çocukların yığılmalı olarak ergenlik dönemine denk düştüğünü
belirtirsek bu döneme özgü yaşanan buhran, aile tatminsizliği
psikolojik temaların ışığında hipotezimizi doğrulamaktadır.
Tüm bunlar bir yana bizim için en önemli sonuç annelerin
kendilerini ve ailelerini algılayış puanlarının yüksekliğidir. Bu
şaşırtıcı bir durum değildir. Ailenin psikolojik sorunları için
genellikle ilk yardımı isteyen annelerdir. Bu bakımdan en güvenilir
bilgiler annenin bilgileridir. Tedavi planında annenin bilgileri
önemli yer kaplamalıdır.

5) Anne Baba Eş Alt Sistemleri: Ortalama Türk Ailesi (OTA)’da bir
anne-baba alt sisteminden söz etmek mümkün değildir. Çocuklara karşı
bakıldığında dahi anne-baba alt sistemi oluşmamaktadır. Oysa modern
toplumlarda anne-babaların akrabalara karşı bile kendilerini
birbirlerine uydurdukları ve benzeştikleri bir alt sistem mevcuttur.
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta araştırma kapsamında yer
alan çocukların genelinin 12 yaş ve üzerinde olmalarıdır. Bu da bize
çocuklar büyüdükçe alt sistemin yok olabileceğini düşündürür. Konu bu
analizle sınırlanmamalıdır.

6) Çocuklar Alt Sistemi: Araştırma bulgularında küçük ve büyük
çocukların alt sistem oluşturdukları göze çarpar. Bunun
değişebilirliği düşünülmelidir.

7) Cinsiyet Alt Sistemleri: Toplumumuzda her tür teknolojik
gelişmeye, kentleşmeye ve modernleşmeye rağmen direnen cinsiyet
ayrımcılığı, geleneksel cinsiyet rolleri ve kadının düşük toplumsal
statüsü bu araştırma bulgularında da ortaya çıkmaktadır.
Türk ailesinde baba-kız ve ana-oğul koalisyonları vardır. Bu
durum çapraz cinsiyet alt sistemleri kavramını ortaya çıkarmıştır.
Yapılan bu araştırma daha önceki araştırmalarla elde edilmiş bu
bilgiyi tam olarak doğrular nitelikte değildir. Ayrıca baba-oğul ve
anne-kız alt sistemlerinin dayanışmayı simgelediği ortaya çıkmıştır,
babaya karşı da bir anne-çocuk alt sisteminden söz etmek mümkün
değildir. Bu durumların çocukların ergen ve üstü yaşlarda olmalarıyla
ilintili olduğu düşünülebilir.
Sonuç olarak üyeler arası ilişkiler mesafeli, koalisyonlar
geçici veya durumsaldır.

8) Annenin Eğitimi: Araştırmada annenin eğitim durumunun ailenin
olumlu psikolojik işleyişine pek katkı sağlamadığı ortaya çıkmıştır.
Bu bağlamda eğitimden ziyade annenin öz kavramlarını bu işleyişe
katkıda bulunduğu düşünülebilir.

9) Annenin Çalışması: Üretime katılım, toplumsal veya evin içindeki
statüyü etkiliyor ve ailenin psikolojik yapısı için işlevseldir. Bu
bağlamda annenin kendine ait bir dünyasının olmasının annenin
kendisini ve dolayısıyla ailesini beslediği düşünülebilir.

10) Ailenin Yaşı: Ailenin yaşı, ailenin psikolojik yapısını olumlu
yönde etkilemektedir. Bu durum ailede etkileşimlerin oturmuşluğu ve
üyelerce beklentilerin daha gerçekçi, ilişkilerin daha eşgüdümlü
olmasıyla açıklanabilir. Konuya yönelik bir hikaye: Karı koca iki
profesörden erkek olan üniversitede ders verirken kalp krizi
geçirerek ölmüş. Eşi kocasının dersini devraldığında derse kocasının
yarım bıraktığı cümlesini tam da bıraktığı yerden tamamlayarak
başlamıştır.

11)Ailede İletişim: Evde açıkça konuşulabilecek konular ve fikirlere
bazı sınırlar konmaktadır, bu bağlamda iletişim alanı daralmaktadır.
Dolayısıyla sözsüz iletişim ve suskunluk bir norm haline gelmektedir.
Birey, yakınlık gerektiren konulara yönelik kendini açmaktan uzak
durmaktadır. Ancak mesajlar bulanık değildir.
Aile içinde konuşmanın çocuklukta özendirilmediği, sonra okul
ve diğer kurumlarda da sessizliğin ödüllendirildiği bir toplumda
sevgi sözcükleri, doğrudan istek anlatımları yerine imalı ve sessiz
mesajlar iletilmektedir.

12)Ailede Birlik: Türk ailesinin dış dünyaya sınırları oldukça açık
durmakla birlikte birliği ve devamlılığı tehdit edecek bir durum söz
konusu değildir. Bu durum hem aileye duyulan duygusal bağımlılıktan
hem de değişime kapalılıktan kaynaklanmaktadır.
Türk ailesinde bir psikolojik dayanışma değil bir savunma
paktı vardır.
Aile içinde birey yalnızdır. Bu durum bireyleşmenin değil tam
tersine bireyleşemeden psikolojik olarak ham ve korunmasız ortada
kalmanın bir ifadesidir.

13) Ailede Yönetim: Türk ailesinde sorumluluklar hakça
dağıtılmaktadır ve kurallar belirgindir. Disiplinli ve düzenli bir
yönetim söz konusudur. Ailede alınan kararlar üyelerin çıkarlarını
korumaktadır. Fakat üyeler yönetimi eşit algılamamaktadır. Çünkü
kararlar katılımcı bir yönetim yerine tek alt sistemlerce
alınmaktadır. Türk ailesinde karar alımında aile dışından
etkilenilmemektedir.
Türk ailesinin yönetimi, örgütlenme sonucu oluşan bir
yönetime bağlanamaz. Onun yerine toplum ve kültürün belirlemiş olduğu
gelenekler vb. aile yönetiminin belirleyicisidir.

14) Ailede Yetkinlik: Türk ailesinde anne, babadan daha yetkindir.
Babalar ise küçük çocuklardan daha yetkindir, küçük çocuklar da büyük
çocuklardan daha yetkindir. Bu durumda anneler diğer üyelerden daha
fazla aileye sahip çıkıyor, bireysel kaynaklarını aile için
kullanıyor gibi yorumlara gidilebilir.

15) Ailede Duygusal Bağlam: Anne ve babanın aileye duygusal bağlılık
ve doyum konusunda aralarında pek fark yoktur. Büyük çocuklar diğer
aile üyelerine göre bağlılık ve doyum konusunda düşük puan
almışlardır. Bu durumun temelinde duyguların kendiliğindenliği ve
doğal yaşanmasına izin verilmesi, değişmeye kapalılık, bireylerin
birbirini koşulsuz kabul edememeleri yer alır. Buna karşın sevgi ve
şefkat paylaşımı yeterince iyidir.

16) Ailede Doyum: Babaların aileden doyumu yüksektir, büyük
çocukların ise aileden doyumu düşüktür. Diğer aile üyelerinin doyumu
babaya yakındır ve aralarında pek fark yoktur.
Ailede doyumu en fazla düşüren faktör evde geçirilen özel
zamanlardır.

17) Ailede Direnç: Türk ailesinin en dirençli olduğu alan aileye
başkalarından gelen eleştiri ve önerilere yöneliktir. Aile içinden
gelen eleştirilere tolerans daha fazladır.
Babalar anneye göre daha fazla direnç göstermektedir, anneler
de çocuklardan daha dirençlidir. Büyük ve küçük çocuklar arasında
direnç bakımından anlamlı bir fark yoktur.

SEÇENEK YAŞAM BİÇİMLERİ

Genç yetişkini aile yaşamı döngüsü içinde düşünmek
alışılagelmiş bir yoldur. Oysa bundan farklı ve en azından sözü
edilen aile yaşam biçimleri kadar geçerli olan yaşam biçimleri de
vardır. Hiç evlenmemiş yetişkinler (bekârlar), önceden evli olanlar
(dullar, boşanmışlar, ayrı yaşayanlar), çocuksuz çiftler, komün
yaşamı sürenler bu seçenek yaşam biçimlerini oluştururlar.

A. Tek Yaşayanlar
Tek yaşayan yetişkinler, hiç evlenmemiş, dul kalmış, boşanmış
ya da ayrı yaşayan kişilerdir. Ancak bu insanlar üzerinde yapılmış
fazla araştırma yoktur, bilgilerin çoğu nüfus sayımı verilerinden
derlenmektedir. Üstelik tek yaşayan kişiler konusunda olumsuz bir
söylence de geliştirilmiştir. Örneğin, tek yaşayan kadınların
kadınlık yönünden yetersiz, duygusal açıdan sorunlu oldukları
söylenegelmiştir. Oysa Bernard’ın araştırması, bekâr kadınların evli
kadınlara oranla daha üst düzeyde ruh sağlığına sahip olduklarını
göstermektedir; otuz yaşın üstündeki kadınlar içinde evli olanların
bekâr olanlardan daha fazla psikolojik orunları vardır. Bekâr
kadınlarla ilgili bir başka söylence de hızlı ve seks dolu bir yaşam
yaşadıkları yönündedir. Oysa Starr ve Carns’ a göre, birçok bekâr
kadın daha geleneksel bir yaşam sürdürmektedir, iyi bir ev ve iyi bir
iş gibi geleneksel değerler peşindedir. Aynı şekilde bekar erkeklr
konusunda da çeşitli kalıpyargılar söz konusudur. Ancak bekar
kadınlar için olumsuz olan söylenceler, erkekler için olumludur:
bekar kadın güçsüz, yitirmiş bir kişidir, bekar erkek ise güçlüdür,
özgürdür, kazançlıdır. Buna karşılık araştırmalar, bekar erkeklerin
evlilere oranla daha fazla fiziksel ve psikolojik sorunlardan
yakındıklarını ortaya koymaktadır (Schiamberg ve Smith, 1982).
Araştırmalar hiç evlenmeyen insanların son yıllarda arttığını
göstermektedir. Sonuçta mutlaka evlenecek kişiler bunu kırk yaşından
önce yapmaktadırlar. Hiç evlenmeyen erkeklerin gelirleri daha yüksek
bulunmuştur. Gelir ve eğitim düzeyi yüksek kadınlarda hiç evlenmeme
oranı daha yüksektir. Erkekler genelde daha düşük sosyoekonomik
düzeyden kadınlarla evlendikleri halde, kadınlar daha düşük ve
sosyoekonomik düzeyden erkeklerle evlenmiyorlar. Evlilik için
toplumsal baskı yoğun olduğu için, hiç evlenmeyenlerin ne kadarının
bunu kendi seçimleriyle belirledikleri bilinemiyor.
Gelişimsel açıdan önemli olan nokta, evli olmayan
yetişkinlerin yaşamındaki dönüm noktalarını belirlemektir. Kesin
veriler olmamakla birlikte, belki de bu dönüm noktalarını meslek ya
da aşk ilişkileri oluşturmaktadır. Boşanma ve dulluk gibi olaylar
daha önce evli olanlar için dönüm noktası olarak kabul edilebilir.
Evliliğin boşanma ya da ayrılıkla sona ermesi ya da toplumsal
nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Duvall’e göre evliliğe iyi
hazırlanmamış, ana babasından kurtulmak için evlenmiş, farklılıkları
hoşgörüyle karşılamayan, mutsuz ya da boşanmış ana babası olan
kişiler, çocuksuz olanlar ve gebe gelinler arasında daha fazla
boşanma görülmektedir. Öte yandan eğitim, ırk, din, yaş, gelir düzeyi
gibi toplumsal farklılıklar da boşanmayı kolaylaştırmaktadır. En
fazla evlilik sorunu olan yıllar doğal olarak boşanmanın da en yoğun
olduğu yıllardır. 20 yaşından önce evlenenlerde boşanma oranı aha
yüksektir. En fazla boşanma evliliğin üçüncü yılında yer almaktadır,
ayrılmaların en yüksek noktası da evliliğin ilk yılıdır. Bütün
boşanmaların %40’ı beş yıldan daha az evli çiftlerde görülmektedir
(ABD Nüfus Bürosu, 1975). Boşanma nedenleri konusunda büyük
farklılıklar görülmektedir. En önemli nedenin mutsuzluk olduğu ileri
sürülmektedir. Bazen tedirgin ve mutsuz insanlar evliliğe bu
sorunlarını çözme beklentisiyle girmektedirler, oysa evlilik duygusal
yönden yerleşmiş ve kimliğini sağlam bir biçimde kurmuş insanlar
gerektirmektedir. Pinard’a göre, boşanmış insanların çoğu gergin,
sinirli, depresyonlu, aşırı eleştirici ve genelde uyum sorunları olan
kişilerdir. Boşanmada bir diğer etken de ana babalık evresinde rol
değişimini benimseyememe sorunudur. Eşle birlikte yaşamaya yeterimce
uyum gösterememiş yetişkinler ana babalık rollerinden olumsuz yönde
etkilenmektedirler.
Araştırmalar boşanmış insanın yaşam biçimi hakkında çok az
bilgi vermektedir. Erkeklerin yarısı yalnız, kadınların yarısı da
çocuklarıyla yaşıyor, genç olanlar kendi ailelerine geri dönüyorlar,
orta yaşlılar ise yalnız yaşamayı tercih ediyorlar. Ancak bu bilgiler
birey için boşanmanın anlamının ne olduğu konusunda yetersiz kalıyor.
Boşanma yeniden toplumsallaşmayı gerektiriyor ya da yeniden evlenmeyi
içeriyor olabilir. Boşanma duygusal ve fiziksel zorluklar içerebilir
ya da yeni yaşam biçimi bu zorluklara neden olabilir. Evlenmenin rol
değişimini gerektirmesi gibi roller de rollerde ve statüde belirgin
değişikliklere yol açar. Bu durumda bütün toplumsal bağların yeniden
düzenlenmesi gerekmektedir. Evliliğin aksine boşanma, toplumsal
normlarla belirlenmiş kurumsal bir geçiş değildir. Birey normatif
ipuçları olmadan dışarıdan pek yardım görmeden yeni rollerini kendisi
düzenlemek zorundadır. Çoğu zaman boşanmayla birlikte bir tür
başarısızlık duygusu da yaşanır. Yeni ilişkiler kurmada ve bunları –
varsa- çocuklara açıklamada bir takım zorluklar vardır. Gluck’ın
araştırması boşanmışların %75’inin beş yıl içinde yeniden evlendiğini
ve %60’ının boşanmışlarla evlendiğini göstermektedir. Genellikle
ikinci evlilikler daha mutlu olarak nitelendirilmektedir.
Evlilikler boşanma ya da ölümle, sonuç olarak çiftlerden biri
için dulluk ile sonuçlanır. Yaşam süresinin uzaması dulluk süresini
de uzatmıştır. Kadınlar erkeklerden daha uzun yaşadıklarından ve
genellikle kendilerinden daha yaşlı erkeklerle evlendiklerinden
dulluk süreleri de daha uzundur. Dulların büyük çoğunluğu 65 yaşın
üstündedir ve bu yaştan sonra evlenmeleri onaylanmadığı için yanlılık
en büyük sorunlarıdır.

B. Birlikte Yaşayanlar
Gelişmiş ülkelerde özellikle 1960’ların sonlarına doğru
birlikte oturma eğilimi yaygınlaşmıştır. 1980’lere gelindiğinde 15–44
yaşlar arasındaki her üç Amerikan kadınından birinin bir erkekle
evlenmeksizin birlikte yaşadığı görülmektedir. Bu tür ilişki, geçici
birliktelikten evliliğe giden sürekli birlikteliğe kadar değişik
biçimler gösterebilmektedir. Birlikte yaşayanların çoğu bir yıl
içinde evlenmekte ya da ilişkiyi bitirmektedir. Birlikte yaşama,
ilişkinin evlilik için yeterince güçlü olup olmadığını sınama yolu
olarak görülebilir.

C. Çocuksuz Çiftler
Seçenek yaşam biçimlerinden biri de çocuksuz çiftlerle
ilgilidir. Bu grup istemediği ya da sahip olamadığı için çocuksuz
olan çiftleri içerir. Bu grup da tıpkı bekârlar, dullar ya da
evlenmeden birlikte yaşayanlar gibi toplumsal baskı altındadırlar;
çünkü toplum evliliği ancak çocukla birlikte düşünmektedir. Çiftler
çocuk sahibi olmamaya çeşitli nedenlerle karar vermiş olabilirler.
Eşlerden her ikisi de çocukla kesintiye uğramasını istemediği işlere
sahip olabilir; çocuk yetiştirmenin sorumluluğunu istemeyebilir;
çocuklarına geçirmek istemedikleri genetik bir özürleri olabilir; ana
babalık rolüyle ilgilenmiyor ya da bu role uygun olmadıklarını
düşünüyor olabilirler vb.

D. Eşcinseller
Freud bir eşcinselin annesine yazdığı mektupta şöyle
demektedir: “Eşcinsellik elbette bir avantaj değildir, ama utanılacak
bir kusur, bir aşağılanma da değildir, bir hastalık olarak da
sınıflandırılamaz. Eskilerde ve günümüzde pek çok saygıdeğer kişi
eşcinseldi, aralarında (Platon, Michelangelo, Leonardo da Vinci vb.)
sayısız büyük adam vardı. Eşcinselliği bir suç gibi cezalandırmak çok
büyük bir adaletsizliktir ve de zalimlik…”
Kamuoyunda, karşıcinseller ve eşcinseller olmak üzere iki tür
insan olduğu kanısı yaygındır. Gerçekte ise karşıcinselliği ve
eşcinselliği aynı süreklilik üzerinde kutuplar olarak görmek daha
doğrudur. Çoğu bilim adamı, karşıcinsel ya da eşcinsel ‘bireyler’
değil, karşı-cinsel ya da eşcinsel ‘uygulamalar’ olduğunu kabul etme
eğilimindedirler.
Psikanalizci Irving Bieber’e göre, eşcinsellik raydan çıkmış
karşı-cinselliktir, temelinde de babanın etkisiz, annenin egemen
olduğu aile yapısı vardır. Buna karşılık Michael Schofield, bu çok
yaygın varsayımın doğru olmadığını, eşcinsellerin geçmişinin çok
büyük farklılık gösterdiğini söylemektedir. Schofield’e göre,
eşcinseller arasındaki farklılık, eşcinsellerle karşıcinseller
arasındaki farklılıktan çok daha büyüktür. Eşcinselliği açıklamaya
çalışan diğer kuramlar (fiziksel yapı ve mizaç kuramları, biyolojik
ve hormonal yapı kuramları, öğrenme kuramları) başarılı bir sonuca
ulaşmış değildir. Sonuç olarak, uzmanların hepsi şimdilik en iyi
yolun eşcinsellik karşısında açık görüşlü olmak ve gelecekteki
araştırmaları beklemek olduğunda birleşmektedir.



KAYNAKLAR

1. Gelişim Psikolojisi, Bekir Onur; İmge Kitabevi,2004

2. Aile Tedavileri, Efser Kerimoğlu; Ankara Üniversitesi
Basımevi,1996

3.Psikoterapiler Elkitabı, Ataman Tangör; Ege Psikiyatri Süreli
Yayınları, 1997

4. Synopsis of Psychiatry Seventh Edition, Harold I. Kaplan,
B.J.Sadock

5. Psikoterapiler, Cengiz Güleç; Hekimler Yayın Birliği, 1993

6. Psikiyatri Temel Kitabı, C. Güleç, E. Köroğlu; Hekimler Yayın
Birliği, 1997

7. Şizofrenide Psikososyal Tedaviler, Ayla Yazıcı; Parem, 2001

8. Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, O. Öztürk; Hekimler Yayın Birliği,
2001

Kadın Dünyası * Erkek Dünyası * İletişim * motivasyon * Evlilik -- erkekçe, kadınca

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Kadın Dünyası * Erkek Dünyası Evlilik -- erkekçe, kadınca